Yaşım Çocuk

Hep yolda döküldü kelimeler ruhumdan göğsüme. Arabaların içinde… Gemide… Kışın ortasında bahar şarkısı dinlemek gibiydi yazmak bu kez…

Denizin rüzgârı vuruyordu saçlarıma, burnumda hâlâ aslında henüz çok da uzakta olmayan rıhtımın kokusu yankılanıyordu. Bilincim yerindeydi ama uyur gibiydim, bir şarkıyı öksüz bırakıyordum. Kışın ortasında gelen bahar şarkısıydı o… Çığırtkan bi’ adam söylüyordu, sözleri sinemi parçalıyordu. Ben de öksüz bırakıyordum onu. Dinleye dinleye… Sepetimden çiçekler dökülüyordu denize… Şarkı susmuyordu. Bittikçe başa sarıyordum. Bir yanım delice korkuyordu büyüsünü bozmaktan. Diğer yanım bırakamıyordu onu. Yolum uzundu nasılsa ve deniz güzel… Başımı kaldırıp, kendi şarkımın içinden insanlara bakıyordum…

‘’İnsanlar kalabalıktı. Bazıları yerlerde oturuyordu öbek öbek… Bazıları iki kişilik yalnızlıklarına gömülmüşlerdi. Birbirlerinin ellerini tutuyorlardı bazıları… Bu kez iç geçirmiyordum. Çünkü hiçbiri özgür değildi benim gibi. Bağımlılardı onlar çünkü hep bir diğerine. Başkasız kalınca yapamıyorlardı. Bense yalnız doğmuştum zaten… Doğar doğmaz kimsesiz… Onlar büyür, kocaman olurlardı. Ben yeterince büyümüştüm zaten. Artık yaşım hep çocuktu… Üzülmüyordum bu yüzden, çocuktu çünkü yaşım… Üzülsem üzülsem rüzgâr balonumu aldığında üzülüyordum,
düşüp dizlerimi kanattığımda bir de…’’

Hayalden hayale atlarken, gemi liman yanaştı. Gelmiştim Umut Adası’na. Derlerdi ki insanlar umut bulmaya gelirmiş buraya. Güldüm yalnızca. Herkese yol verdim, en son ben indim gemiden. Acelem mi vardı sanki? Taştan limana adım attığım vakit, güneş son kez parlıyordu. Bir süre insanların o telaşlı halini izledim. Komik geldiler. Sonra boş verdim… Baktım yoluma. Önüme çıkan ilk yokuşu tırmanmaya başladım, levhalara aldırmadan… Severdim yokuşları. Tırmanırken bir sürü hayal düşürdüm. Yazmam gereken bir sürü dize… Kaybede kaybede yokuşun sonuna geldim. Muazzam bir çimenlik vardı karşımda, havada yasemin kokusu… Sepetimle sırt çantamı gelişi güzel bıraktım yere ve savruldum çimlere… Bedenimin her zerresiyle dokundum çimlere, ruhumun her zerresiyle bulandım yasemine… Gözlerimi açtığımda, hava kararmıştı. Üşümüştüm. Işığa ihtiyacım vardı. Ceplerimi yoklayıp çakmağımı aradım. Sonrasında ateş yaktım kendime. Cebimde çakmak ararken bir kâğıt geldi elime. Epeyce yıpranmış, unutulmuş bir kağıt… Şarabımı açtıktan sonra ilgilenecektim o kâğıtla… Önce şarabımı açtım, peynirlerimi çıkardım… Ardından ateşin ışığıyla başladım kâğıdı okumaya. Şarabımı şişeden içiyorum lâf aramızda…

‘’Hikâyelerin sonları tahmin edilemeyecek kadar özel değil artık. Elde etmeyi isteyip, hamle yapamayacak olmanın acısı aslında göğsümüzün üzerinde oturan… Kendine bile yalan söyledin hep, ben sokaklarda yerlere bakarak yürüdüğüm kadar çocuktum hep… Kırmızı hırkası olmayan, oyuncakları hep kırık… Ellerimi tutanların gözleri gözlerime değmedi hiç, bakılıp görülememenin tasasıydı bu. Bağırdım her defasında yüzüne, nedendi duymayışın? Sigaramın dumanıyla nikâhlı dakikalar geçer işte. O da geçer gider…’’

Kim bilir neyin sancısıyla yazmıştım. Anımsayamadım. Anımsamaya çalışmadım da, şişenin sonuna gelince hiçbir şeyi umursamıyor insan… Uyku arzusuyla yanıp tutuşuyor sadece… Ben de arzularıma teslim oldum ve uykunun koynuna yattım…

*Verdiği ilhamdan ötürü sevgili Mabel Matiz’e teşekkürler…
Bu yazı Mabel’e adanmıştır…

Su Tuğçem Özkan

Paylaş